Her bir dinleme formatı, farklı bir döneme damgasını vurmuş, bambaşka toplumsal algıların doğmasına sebep olmuştu. Taş plaklar süresinin kısalığı ve her yüze genelde bir şarkının sığması nedeniyle dinleyici ile müzik arasındaki ilişkinin melankolisini, sevgisini, saygısını hep yüksek tutmuştu, tıpkı insan ilişkilerinde olduğu üzere…
Plaklar birkaç kuşağın eğitiminde kara tahta ve tebeşir kadar önemliydi. 45’lik dediğimiz ilk plakların, tıpkı taş plaklar gibi her yüzünde bir şarkı bulunuyordu ama onlardan çok daha küçük ve hafiflerdi. Bunların bir farkı da, pek çoğunun kapağının ön yüzünde sanatçıya ait fotoğrafın, arka tarafında da birkaç satır yazının varlığıydı. Biz çocukken seçim zamanı yaklaştığında partiler propaganda amaçlı plaklar bastırıp dağıtırlardı; hatırlarım kapağı Adnan Menderes’li, Kırat’lı ve Süleyman Demirel’li, Bülent Ecevit’li plakları… Plaklara siyasetin ve ideolojilerin girdiği zamanlarda, bu işin kültürü de palazlanmaya başlamıştı. Fark ettik ki, plakların tarihinden bir memleket tarihi yazmak ve okumak mümkündü.
LP’den kasete
Ben büyürken plaklar da büyüdü, Long Play’lere geçildi ve asıl heyecan verici olan buydu. Çünkü LP’ler daha ağır dönüyordu ve her yüzünde 5–6 şarkı çalıyordu. Hem sesleri küçüklere göre daha iyiydi, hem de bizi her yüzde uzun süre (toplamda 20 dakika kadar) rahat bırakıyorlar, ayrıca baktıkça hayran kaldığımız kapaktaki güzel resimleri seyretmeye ve içindeki şarkı sözleriyle hayal kurmaya fırsat veriyorlardı. Geri vokallere ve tonmaystırlara kadar isimleri ezberleme hastalığı bu günlerden kalmaydı. LP’ler bize çok ciddi bir müzik kültürü aşılıyordu.

Kasetler 70’li yılların sonunda hayatımıza girdiğinde, işin boyutu biraz değişti. Bu bizi rahatsız etmemiş; tam tersi çoğalmaya, büyümeye, kalabalıklaşmaya teşvik etmişti. Plaklarla belli bir zaman diliminde birlikte yaşayan kasetler insanlara, kendini farklı bir kimlikle ifade etmeye çalışanlara yeni bir pencere açıyor, “karışık kaset yapmak” denen mucizeyi yaşatıyordu. Pul koleksiyonu yapma devri kapanmıştı. Artık kâh elimizdeki 45’likleri burada derliyor, kâh Deep Purple ya da King Crimson’ın o zamanlar tek tük insanlarda bulunan albümlerini kaydederek tanıyor, tanıtıyorduk. Bu, işçi sınıfına mensup olanlar için de ucuz bir yoldu. Kasetler ile plaklar analog kategoride sınıfsal müttefikti. Biri diğerine ikmal yapıyor, plağa parası yetişmeyenler kasetin dönen şeridi içinde proleter dayanışmasına giriyordu. Plaktan sonra en iyi sesin kasette barındığına hiç şüphe duymadık zaten; sonradan o saçların sadece arkalarının uzatıldığı zibidi walkman günlerinde bile.
Dijitalleşme ve CD
80’lerin sonu 90’ların başıydı, sonra o küçücük lanet plastik kutuyu gördüm, bir müzik firmasında pazarlama müdürlüğünü yapan arkadaşımın elinde. Plak delisi birisi için şeytan görmek gibiydi; plaktan küçüktü, 15 gramdı, 130 mm çapında (yani plaklara göre hayli minyatür) UFO’ya benzeyen parlak bir cisim. Bir şeylerin insanlık namına pek hoş olmayan yöndeki siyasal ve toplumsal değişiminin de etkisi olsa gerek, sevemedim. O günlerde koca bir toplum, kolaya, kolaycılığa, köşe dönmeciliğe, hızlı tüketime alıştırılırken pek moda olan Yuppie zihniyetinin müzik dünyasındaki izdüşümüydü sanki CD’ler. Tek tesellimiz bunlardan da kasete çekmenin mümkün oluşuydu. Ama sonradan bunların dijital döneme açılan kapılardan biri olduğunu gördük. Ha bir de bunlar arttıkça plaklar yok oluyordu.

MP3 tüketim nesnesi oluyor
Milenyumla birlikte olanlar oldu, müziğin GDO ile tanıştığı günler, hızlı çoğaltıldığı ve paylaşıldığı günler geldi. İnternete dial-up ile bağlanırken bir iki günde ancak bir albüm indirebiliyorduk. Plaklar kadar zor elde ettim diye kıymet veriyordum ama ondan sonra yeni çıkan hiçbir albüme aşerme zevki yaşamadım. Özal Türkiye’sinden miras kalmıştı, insanlar her teknolojik değişikliği insanlık için iyi olacak düşüncesiyle savunuyor, onun sahibi oluyordu. Yoksa teknoloji mi insanlığa sahip oluyordu! Müzik dünyasını çalkalayan yeni format MP3 idi. Müziğin doğrudan tüketim malzemesi olarak üretildiği toplumsal koşullarda sanatçı, dağıtıcı ve alıcı üçgeninde yapısal deformasyonlar ağırlaşmıştı. Sonra Napster, AudioGalaxy geldi ve MP3 korsan kültür formatları çıktı. Her ikisi de korsan, ama internetten indirilen datalar asla plaktan çekilmiş kasetin hazzını veremiyordu; her şeyi her an bulma açgözlülüğü, alt-kültürel zevklerin önündeki en büyük engel olmuştu. Konsept albümler bitmiş, şarkılar anlam değiştirmişti. Sonuç: Müzikte değer kaybı ve tonla bilmediğiniz, hatırlamadığınız dosya. Herkesin evinde yüzlerce binlerce GB müzik…

İlk zamanlar dev şirketlerin MP3 için “komünizmi getirecek” demesinin ne kadar komik olduğunu birileri görememişti.
En iri adımı bu dönemde atılmıştı, müziğin endüstriyel bir ürün olarak kültür disiplininden uzaklaştırılmasının…”Müzik dinlemek” yerine “müzik tüketmek” ifadesini kullanmaya başlamıştı müzik şirketleri; artık hazırladıkları raporlarda dinleyici yerine müşteri sözcüğünü tercih ediyorlardı.
Müzik dinleme ortamlarındaki hızlı değişim, müzik platformları sayesinde erişimde muazzam bir sıçrama yaratmıştı. Teorik olarak müziğe erişim artık çok kolaydı, aynı şekilde birilerinin odasında bir iki program sayesinde müzik üretmesi ve bunu da büyük şirketler olmaksızın dijital ortamlara salması… Müzik her yerdeydi, isteseniz de istemeseniz de. Bu büyük bir özgürlük olarak algılanıyordu ancak bunun getirdiği üretimin sığlaşmasından tutun, dinleme ve algılama sürelerinin kısalmasına kadar varan sayısız esaret biçimi söz konusuydu. Bundan sonra ne olabilir diye konuşulurken, bir sonraki adımda yapay zekâ ile tanıştık.
Müzikte yapay zekâ ne getirebilir?
Önce YZ ile yapılan müziklerin farkında değildik. Kim bunlar diye baktık, öyle birileri yok. Sonra sorgulamaya başladık. Mesele derin! YZ internetteki veriyle insana benzer şeyler üretiyor; ama ciddi telif ihlali var.
Üretilmek istenen şeyin niteliği, referansları YZ’ye veriliyor. Hatta arzu edilen sanatçının vokali kopyalanıyor. Makine de çok iyi iş çıkarıyor! Kudreti bir süre sonra sanatı yok edebilecek kadar hem de… Ama ortada hukuki problemler var: Kim kime ne telif ödeyecek, belirsiz. İnsan olmadan telif alınamaz. Bu durum gelir paylaşımı ve lisanslama modellerini altüst edebilir. Ölmüş veya izni alınmamış bir sanatçının sesinin taklit edilmesi de bir dava sebebi. Ayrıca dezenformasyon yoğun; tüketiciyi aldatma, hatta kötü amaçlı kullanım riskleri var. Neticede kültürel aşınma yaratan süreçler bunlar. Haliyle sanatçı cephesi davalar açıyor. Dünyadaki tüm meslek birliklerinin telif bahsinde çözemedikleri ve uzun süre de çözemeyecekleri bir sorun ile karşılaşılıyor.

Dijital platformlar da YZ içeriğine izin veriyor. Örneğin Spotify pop çalma listelerinde yüzde 30 civarında YZ üretimi şarkı var. Biz dinleyiciler olarak gerçek mi, sanal mı nasıl bileceğiz? Neticede bu işler bize dijital iletiliyor. YZ ile yapılan işlerin mutlaka belirtilmesi gerekiyor. Platformlar, bu paylaşımlarda telif hak sahiplerini otomatik olarak tespit edip ödeme yapacak mekanizmalar kurmalı. Meslek birlikleri etik/lisans standartlarını belirlemeli ama nasıl!
Belki diyeceksiniz ki merak etme, zaten YZ senin gibi eskimiş müzik meraklılarını değil, daha gündelik tüketen profili hedefliyor. Doğru ama YZ ile yapılan müzik bizim nesiller için ne kadar etik açıdan karmaşık ise yeni nesiller için büyük tehlikeler arz ettiği ortada. Yeni kuşaklarda sanatçının yaratıcı gücü ciddi tehdit altında.
Bu noktada soru şu: YZ denen büyük güç kimin elinde ve ne amaçla kullanacak? YZ yeni bir sömürü programı mı? Atom bombasını insanları öldürmek için mi icat ettik, cep telefonunu insanları bağımlı kılmak için mi ürettik, YZ da insanları manipüle etmek için mi kullanılacak?
Platformlar bazı olanakları da beraberinde getiriyor |
| Müziğe erişimin kolaylaşması bir taraftan “tüketim” mantığına hizmet ederken diğer taraftan önemli olanaklar da yaratıyor. Öncelikle iyi müziği keşfetmek de daha kolay hale geliyor. Eskiden çok az sayıda insanın elindeki plak ya da kasetlerde ulaşılan müziği dinlemek, özellikle genç kuşaklar için yeni pencereler açılmasını sağlıyor. Youtube gibi görüntülü platformlarda nitelikli müzik programları yapılıyor ve bunlar çok geniş bir izleyici kitlesine daha kolay sesleniyor. Bunun sonucunda genç kuşaklarda değişik dönemlerin gelişkin üretimlerine yönelimin arttığı gözleniyor. Örneğin Beatles, Pink Floyd gibi 1960’lar ve 70’lerin klasik rock müziğini dinleme oranı artıyor. Benzer bir durum klasik müzik için de geçerli. Kısacası, arayış içinde olanların önünde yeni seçenekler var. |
KAYNAK: Haber SOL
Haber Euro Türk sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
