Daha fazla hava durumu tahmini: 15 günlük hava durumu
“Savaşta soluk kısa sürer.”

Böyle der Homeros İlyada eserinde. İnsanlığın ortak tarihindeki belki de en kötü ve travmatik anların belleklere kazındığı dönemler olmuş savaşlar. Bu kısa süren soluk zamanlarında yaşananlar kağıda, tuvale işlenmiş. 

Belki de en çok türkülere.

Memleketi savunan savaşlar, sömürgeci hayaller ve daha nicesi bu savaşların imgelerini oluşturuyor. Savaşlar katı yürekliliğin yüceleştirildiği ve cesaretin mutlak olarak övüldüğü dönemler. Savaş anlatılarında düşman kurşunuyla gelen ölümlere övgüler yer alır.

Ama savaş uzadıkça, kentlerin meydanlarına ya da köylerin düzlüklerine asker ölümleri geldikçe, açlık ve yoksulluk arttıkça bu sefer egemenlerin değil, halkın savaş anlatıları başlar. Ne kahramanlıktır bu sefer kulaktan kulağa yayılanlar ne de mucizeler. Ne düşman kurşunuyla gelen ölümlere övgü vardır ne de evlerinden kilometrelerce uzaktaki askerlerin kahramanlığı görülür göze.

1902 Doğumlular romanında Ernst Glaeser, “Artık savaştan değil, yalnız açlıktan konuşuluyordu. Annelerimiz, babalarımızdan daha yakındı bize” diye tarif eder bu ayrımı.

Annelerin, evde olmayan, belki bundan sonra bir daha asla olmayacak babalardan daha yakın olduğu anlar.

Çocukların bir ekmeği ikiye bölmesindeki mucizevi mutluluğu. Ya da tersinden söyleyecek olursak açlığın her şeyi belirlediği anlar.

Evet, bir yurdu savunmanın, yurtsever bir direnişin dışında savaşlar iyilikle anılmıyor. Kahramanlık dedikleri şeyin adı yurtseverlikle ölçülüyor. 

Böylesi de türkülerde yer buluyor kendine.

Bu hafta İnsanların Türküleri söyleşilerinde askerlik türkülerini konuşacağız. Biraz savaşı ve çaresizliği. Ama bu sefer daha farklı bir pencereden; emekçilerin, köylülerin anlatımlarıyla şekillendireceğiz bu bakışı.

Yoksulların gözünden savaş

Yusuf Şaylan, askerlik türküleri ile yaptığı araştırmalara dair verileri masaya dizerken bir yandan da söze başlıyor ufak ufak. Yanında demli bir çay var. Bardağı kağıtların azıcık ötesine çekerek sayfaları karıştırmaya ve altını çizdiği yerleri bulmaya çalışıyor.

Biliyor musun, Anadolu’da söylenmiş türkülerde savaşı öven, ne iyi savaştık diyen türkülerin sayısı çok az. Bunların da çok önemli bir kısmı Osmanlı dönemi ‘sipariş’ edilen şeyler. İşte Genç Osman var ya da Sivastopol. Ama bunları türkülerden ayıran çok kritik bir detay var. O da savaşı öven melodik aktarımlara marş diyebiliyoruz. Ama türküler öyle değil.

Türküler öyle değil derken gözlüğünün üstünden bakıyor çakır gözleriyle.

Bu ayrım önemli bir yerde duruyor. Zira içinde asker ya da savaş geçen türküler daha çok bu savaşı yoksulların gözünden anlatıyor. Aksi duruma marş deniyor evet.

Memlekette kalan bir sevgili, askerlikte yaşanan çaresizlik, bayrakları düğün mü sandı diyen askerin bilinmez bir ufka yönelişi ya da geride kalan bir annenin yaktığı feryat.

Evet, hepsi bu savaşı yoksulların gözüyle anlatıyor.

Bu topraklarda hemen hemen her yörede söylenen bu türküler temel bir mesaj veriyor:

“Mezar taşların koyun mu sandın, adam öldürmeyi oyun mu sandın.”

Anadolu’da koyun başlı mezar taşları geleneği eskiden çok yaygın olarak rastlanan yapıtlardı. Özellikle Karakoyunlular döneminde öne çıkan imgeler Anadolu’da Dersim-Sivas Koçgiri yöresi başta olmak üzere pek çok yerde sıkça rastlanılan figürlerdir. Yine kahramanların taşıdıkları silahlar dikkatlice bakıldığında bu taşların üzerine resmedilir.

Faytonlar geliyor üstü pareli, askerler geliyor bağrı yaralı

Anadolu’da askerlik ya da savaş türküleri denilince bazı imgeler çıkıyor öne. Kronolojik olarak gidilecekse Kırım Harbi, Rus Harbi ve onu takip eden Balkan Savaşları ile Cihan Harbi’ndeki cephelere yakılan türküler. En başında da Yemen türküleri. Çanakkale’den Balkanlara kadar.

Sonra Kurtuluş Savaşı’nda söylenen türküler. Kuvvacılara söylenen türküler, barikatta direnen insanlar, Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı savunmadaki Anadolu halkı.

İşte türküler dönüp dolaşıp aynı yerde duruyor.

“Kimimiz nişanlı kimimiz evli / Sene gardaş sene ille bu sene / Gide de gelmiye bu hain sene”

Yemen cephesindeki mağlup olan Osmanlı askerlerinin teslim oldukları ana ait bir fotoğraf

Şaylan söze giriyor konu bu tarihsel kesitlere gelince:

“Durmamış da burada. Düşün Kore Savaşı’na da yakılmış ağıt var bu topraklarda, Sarıkamış’a da. Yani tarihsel aralık çok geniş. Ama imgeler, duygular ve anlatılar birbirine çok benziyor. Yani zaman zaman söyleyen değişmiş, zaman zaman da söyleyenin aktardığı mekanlar. Ama aynı imgelerle aktarılmış. 

Erzurum türküleri öne çıkar böylesi örneklerde. Cihan Harbi’ndeki türküler. Mesela geçtiğimiz haftalarda konuştuğumuz türkülerin göçü bağlamında bunlara da örnek verilebilir. O çok bilinen Çanakkale Türküsü, aslında bir Kastamonu türküsüdür. Hadi bir Çanakkale türküsü söyleyelim desek akla ilk bu gelir belki de. Ama binlerce evladını yutan bir savaşa yollayan insanlar yakmış bu türküleri. Biraz da bu yüzden türküler yakılan şeylerdir. Acılıdır. Ama tamamında da savaşın övgüsünden çok yaşattığı acılar vardır.

Ama bir şey daha… Yurtseverlik belirleyen ögedir burada. Dolayısıyla acılara eşlik eden mağrur bir ifade vardır. Düşmana geçit vermez, toprak vermez ya da aman vermez.

İşte devamında da diyor ya türkünün:

“Bir yanım Erzincan vermem Bayburdu / Yıkılsın düşmanın taht ile yurdu / Sağ olasın anam beni doğurdu / Seneler seneler kötü seneler / Gide de gelmiye kötü seneler”

Zengin olan bedel verdi kurtuldu, fukaranın iyice beli büküldü

Sadece “asker ettiler beni” başlığında söylenmiş ona yakın türkü var. Karadeniz’den Ege’ye, İç Anadolu’dan Doğu’ya, hoyratından gazeline, ağıdından ninnisine kadar birçok formda söylenmiş.

Bazen Burdur, Isparta, Denizli hattında Teke yöresinin söyleyişiyle bazen de Urfa’da bir sıra gecesinde “Şan olsun çetelere vermediler Urfa’yı” diye yanıp söylenmiş her biri.

Yusuf Şaylan

Ruhi Su’dan dinlemeye alışık olduğumuz seferberlik ya da Kuvayı Milliye türküleri de benzer şekilde bu dertleri anlatıyor.

Anadolu’da askerlik aynı zamanda yoksul emekçi halkın hayatında ilk kez öğretmen, doktor gördüğü yerlerden biri olmuş. O yüzden geçmişte askere gitmenin insanı geliştirici yönlerine dair anlatılar gelişmiş “dünya görmek” ile tarif edilmiş. Osmanlı’da modernleşmenin, gelişmenin ilk adresi olmuş asker ocağı. 

Örnek olarak tıbbi gelişmelerin de ilk adresi ordu olunca, yoksul halk ilk defa doktor görmüş askere gittiğinde. O yüzden dilimize yerleşik haliyle devam eder hâlâ iyileşene “taburcu” oldu demek. Çünkü doktorun ilk yer aldığı yer tabur olunca iyileşen de eve değil cepheye gitmiş haliyle. 

Şaylan askerlik türkülerinin ayrıntılarını aktarırken şunları ifade ediyor:

“Araştırmalar ve yapılan çalışmalar, konuya dair yazılan tezler, bu konuda derlenmiş ve sıralanmış yüzlerce türkü olduğunu gösteriyor. Neredeyse tamamında da dediğimiz gibi yoksulların gözünden anlatılan bir aktarım var. Emekçi halkın savaşa bakışını görüyoruz bu türkülerde. Asker katar olmuş, uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru, asker oldu giydi yelek, asker yolu beklerim… 

Mesela o zamanlarda da bedelli askerlik hikayesine denk geliyoruz. Kaleden kaleye şahin uçurdum türküsüyle melodisi çok benzer. Neredeyse aynı. Avan Tepesi’nde bir top atıldı türküsünü belki hatırlatabiliriz.”

Avan tepesinde bir top atıldı / O topun sesine ay gün tutuldu / Zengin olan bedel verdi kurtuldu / Fukaranın iyice beli büküldü’ 

Yani savaş yine zenginin değil fukaranın belini büküyor.”

Çalar asker kaçakları kapıları

Türküler ve askerlik hikayeleri olunca haliyle askere gitmemek için de türküler yakılmış. Kimisi şiirlerden bestelenmiş, kimisi bir annenin ağıdında vücut bulmuş.

Şaylan giriyor tekrar söze:

“Burada birazcık da sınıf mücadelesinin şekillendiği, Anadolu’da bunun karşılık bulmasıyla geliştiği örnekler var. Yani yoksul halkın az da olsa cesaretlendiği, o çaresizliğine sığınmaktansa kaybedecek bir şeyi olmayanların sesinin yükseldiği örnekler. Rahmi Saltuk’un Jandarma Biz Sosyalistiz türküsü örneği. Nâzım’ın dizelerinden bestelenen bu türkü sınıfsal çelişkileri çok güzel anlatır. Ya da Asker Kaçakları, yine Nâzım’ın dizelerinden. Tülay German da Grup Yorum da farklı biçimlerde okur bunu. 

Sizin oralardan da var. Mesela Zazaca söylenen Hıdır’a yakılan ağıt. Kore Savaşı’na karşı söylenen bu türkü esasında türünün belki de en iyi örneklerinden.”

‘Gitme oğlum, beni dinle, eyvah, gitme / Seni kandırıyor, alıp götürüyor bu namussuz hükümet / Kahrolası Kore, Çin Maçin’de yedi düvel savaşıyor / Giden geri gelmiyor. / Gitme Xıdır, onlarla sınırımız bile yok / Aman aman Xıdır’ım, günışığım, neşem, Xıdır’ım, yüreğim, umudum, sabahım…’

Gözlüklerini indiriyor tekrar, notlarını temize çekerken.

Çayından bir yudum daha alırken tekrar ediyor:

“Askerler için yakılan türküler bizi, marşlar ise egemenleri anlatıyor bu topraklarda. Marşlarımız egemenleri değil de yoksul halkımızı anlatıp yoksul halkımız tarafından söylendiğinde değişecek kaderimiz. Gerisi aynı şeyin tekrarı.”

Çıkarıp çantasından Resul Hamzatov’un şiir kitabını, ölen askeri için yazdığı şiirin bir dizesiyle tamamlıyor sözlerini:

“On iki yıl önce ağabeyim / Şehit düştü Stalingrad’da / O gün bugündür anamın / Ağzını bıçak açmaz / Karalar bağlar başına / Bense tarifsiz acısını duyarım / Ağabeyimden yaşlı olmanın”

 


KAYNAK: Haber SOL

Haber Euro Türk
Author: Haber Euro Türk

Haber Euro Türk, Avrupa’daki Türk topluluklarına ve dünya gündemine dair güvenilir, tarafsız ve güncel haberler sunan dijital haber platformudur.


Haber Euro Türk sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

By Haber Euro Türk

Haber Euro Türk, Avrupa’daki Türk topluluklarına ve dünya gündemine dair güvenilir, tarafsız ve güncel haberler sunan dijital haber platformudur.

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments