Gazetecilik mesleğinin içindekiler bilir ki, bugün “basın özgürlüğü” kavramını en yüksek sesle savunan çevrelerin önemli bir kısmı, konu kendi siyasi önceliklerine geldiğinde aynı ilkeyi sessizce rafa kaldırabiliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Avrupa medya düzeninin güçlü aktörlerinden biri olan Axel Springer SE’dir. Almanya’da yalnızca medya alanında değil, kamuoyu oluşturma kapasitesi bakımından da etkili olan bu yapı; Bild, Die Welt, Business Insider ve Politico gibi markaları bünyesinde barındırıyor. Medyadaki bu tekelleşme Alman medyasının “çeşitlilik” iddiasını, çoğu zaman aynı siyasal reflekslerin farklı başlıklarla tekrar edilmesinden ibaret kılabiliyor.
Özellikle İsrail söz konusu olduğunda bu durum daha da görünür hâle geliyor. Axel Springer’in The Daily Telegraph’ı satın almasının ardından çalışanlara iletilen bir mektup, bu çerçeveyi açıkça ortaya koydu. Gazeteci Owen Jones’un ulaştığını belirttiği mektupta ilk ilke olarak “Özgürlük, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi” vurgulanıyor. Hemen ardından ise şu ifade geliyor: “İsrail’in var olma hakkını destekliyor ve antisemitizmin her türüne karşı çıkıyoruz.” Mektupta dünyada özel olarak anılan tek ülkenin İsrail olması dikkat çekicidir. Hatta mektuptaki sıralamayı tersinden okuduğunuzda tablo daha da netleşir: Önce İsrail’e destek, sonra özgürlük.
Araya şu notu düşelim,“İsrail’in var olma hakkı” söylemi, son yıllarda Batı’da yalnızca bir ilke beyanı olarak değil, İsrail’in politikalarını kayıtsız şartsız savunmanın da anahtar ifadesi hâline geldi. Bu söylem, Gazze’de on binlerce Filistinli’nin hayatını kaybettiği yıkıcı saldırılar karşısında dahi, eleştiriyi bastırmak ve koşulsuz desteği meşrulaştırmak için kullanıldı.
Axel Springer’de İsrail’e destek bir dış politika görüşünden öte, kurumsal bağlılığın temel ilkelerinden biri olarak sunuluyor. Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in geçmiş açıklamaları da bunu doğruluyor. Döpfner, Gazze saldırılarını açıkça savundu; İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını ise dünya çapında kutlanması gereken bir adım olarak nitelendirdi. Hatta basına yansıyan şirket içi yazışmalarda dünya görüşünü “Siyonizm her şeyin üstündedir” sözüyle özetlediği aktarıldı. Bu durum, gazeteciler için yalnızca bir editoryal çizgi değil, aynı zamanda ideolojik bir sadakat testi anlamına geliyor.
Benzer bir tablo, ABD medyasında da görülüyor. CBS News’in Paramount tarafından satın alınmasının ardından, İsrail yanlısı tutumuyla bilinen Bari Weiss’in editoryal liderliğe getirilmesi, medya sahipliği ile yayın çizgisi arasındaki ilişkinin ne kadar belirleyici olduğunu bir kez daha gösterdi.
Gazetecilik, coğrafyaya, siyasi kamplara ya da çıkar ilişkilerine göre değişen bir meslek değildir; evrensel bir meslektir. Ve ironik olan şu ki,“özgür medya” ve “bağımsız gazetecilik” söylemini en çok dillendirenlerin pratikte nasıl çalıştığını, bu örnekler bize açıkça göstermektedir.
Biri “Basın Özgürlüğü” mü Dedi? yazısı ilk önce CAMİA HABER üzerinde ortaya çıktı.
Kaynak: https://camiahaber.com/2026/04/27/biri-basin-ozgurlugu-mu-dedi/
Haber Euro Türk sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
