Daha fazla hava durumu tahmini: 15 günlük hava durumu
10 Nisan tarihinde buluştuk Yusuf Şaylan’la. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ankara yaptı yine yapacağını. Küstürdü açan çiçekleri dalında.

Ah şöyle bir yağsa da her taraf dizlerimize kadar karla dolsa” diyor Şaylan. Yüzünde zoraki bir gülümseme var. Tutmayacak ama kar. En fazla güneşe kanan birkaç ağacı küstürecek o kadar. Bahar uyandı bir kere. Artık yağan kar da bahardan.

Nasılsın diye soruyorum Şaylan’a. Bu soru diğer buluşmalarımızdan başka bu sefer.

Bundan birkaç gün önce toprakta sakladığımız Yalçın Küçük’ün cenazesinde karşılaştık en son Şaylan’la. Hoca’yı, kırmızı fularını ve o fuların ucuna renkli bir firketeyle iliştirilen anıları ve gençliğini de uğurladı Şaylan. Çakır gözleri nemli ama bu sefer mendili yok yanında.

Yalçın Küçük, Türkiye’de sosyalizm mücadelesine kattığı nice şeyden bağımsız olarak bir yanıyla da Ankaralıydı. Ankara’da sokaklarda ya da bir otobüste, bazen bir söyleşide rastladığımız isimlerdendi. Son sağlıklı günlerinin birinde Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne davet etmiştik. Söyleşiyi modere eden Erkan Yıldız ve Ali Somel’in yaptığı programın da adı Ankara Havası’ydı zaten.

Hava bugün biraz bozuk. Nisan’da kar yağıyor. Diğer yandan toprak uyanıyor.

***

Yusuf Şaylan’ın Hoca’yla Mülkiye’de bir rakı sofrasında çakışan yolları, Toplumsal Kurtuluş dergisiyle devam etmiş uzunca bir zaman. Yusuf Şaylan’ın “nerede buluşalım” sorusuna yanıtı Kavaklıdere oldu. Eski Kızılırmak Sineması’nın olduğu sokaktayız. Burada kahvesini ve çayını sevdiğimiz bir mekandayız. Eski Toplumsal Kurtuluş dergisinin Konur 2 Sokak’taki ofisinden bir yukarısı, Hoca’nın Akay’daki Mutlu Döner’den yarım ekmek arasının içini aldırıp yaptırdığı Ankara dönerinin bir berisinde oturduk.

“Eee ne konuşacağız bugün” diye gülümsedi Yusuf Şaylan. 

Bugün buluşmasak da olurdu aslında dedim ama “olmaz” diyerek itiraz etmişti. Gidenin ardından ne söylenir diye düşününce, kalan türküleri konuşmak istedik.

Çaylarımız geldi. Kar yağışı kesildi. İki parmak dahi tutmadı yeri. İri taneli yağdı oysa lapa lapa. Köylüklerde “kuzu dişi” derler böylesine. Uyanan toprak baharı söylüyor. Gidenlerin arkasından kalan türkülere bakıyoruz.

‘Güneşe çevirelim bu karanlık günleri’

Anadolu’da ölüm, diğer kültürlere kıyasla daha fazla folklorik ögelerle anlatılıyor. Hem arkeolojik kazılarda çıkan objeler hem de geçmişten bugüne gelen ritüeller, ölüme duyulan duyguyla birlikte hayata olan inanç terazisinde gidip gelmiş.

Eski mezar taşlarında yaşayanların gündelik hayatta yaptıkları işler resmedilmiş, günlük hayatta kullandıkları eşyalarla uğurlanmış. Yorumlar farklılaşıyor haliyle. Bu objeler tarihte hem bir “öteki dünya” inancını hem de yaşadığımız dünyayla kurulan güçlü bağları tarif etmiş.

Azrail’le de kavga edilmiş, ölümle de. Türkülere de yansımış ağıtlara da. Konu sadece “ölüm adın kalleş olsun” değil anlayacağınız. “Benim can vermeye dermanım mı var” demiş “ölüm meleğine” türküler.

Yakın ve modern zamanlar, yaşama ait tüm sahnelerin sınıfsal açıdan yeniden tarif edildiği ve işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışıyla birlikte politikleştiği bir uğrak olur. Haliyle şiirler de ölümlere kahramanlık atfediyorsa konu sınıfsaldır artık. Soyluların ya da kralların ölümü zaferin konusudur. Giyotinlerin ısındığı yıllarda sahnede halk vardır. Gidenlerin ardından kalan türküler halkındır artık. 

Halkın eksilmesini anlatır.

Yusuf Şaylan

Türküler toplumda bu kadar yaygın olunca, sermayedarlar onu halkı zaman zaman yalnızlaştırmak ve daha örgütsüz kılmak için de kullanmış. Bunu yapabilmelerinin en önemli aracı da türküleri estetik formdan uzaklaştırmak olmuş. Yer yer başarılı da olmuşlar.

Yalçın Küçük’ün türküler için söylediği şeylerle başlıyoruz. Bu sefer gözlüklerini takmıyor Şaylan. Masada notlar da yok. Yanında getirdiği kitaplar, yazarlarına ayıp olmasın diye yük ettikleri. Yoksa kitapları da açmıyor.

“Kolay Okuyucuyu Aşmak” yazısından başlıyor Şaylan. Burjuvazinin türküleri estetik olarak nasıl tahrip ettiğinden bahsederken, yine aynı türkülerin emekçileri nasıl “perişan” ettiğinden söz ediyor. Önce Yalçın Küçük’ten bir alıntı yapıyor türkülere ve sanata dair:

Tembelleşme başladı. Basit cümlelerle basit gerçekler, temel kitapların yerini aldı. Ancak en büyük katkı sanattan geldi. Saz, tek duyulan ses oldu. İlerici kulaklar klasik batı müziğine kapandı. Popülizmin yedi başlı canavar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Anadolu köylerinin yeteneksiz âşıklarının yerini son on yıl içinde, üniversiteliler aldı. Hep birlikte tembellik yarışına ve işin en kolayına kulaklar katıldı. Sazı çok büyük ustalıkla kullanan, sesi çok büyük ustalıkla dinlenen belli sanatçıların dışında bir sömürü müziği müzik zevkini körleştiren bir geçim yolu oldu.”

Yalçın Küçük böyle anlatıyor. Şaylan devam ediyor bu pasajın ardından ve şunları söylüyor.

“Yalçın Küçük elbette türküleri dinlerdi. Ya da şöyle ifade edelim, bazı şeyleri ‘türkü’ olarak kabul etmezdi. Ruhi Su’dan Sümeyra’ya birçok sanatçıyı dinlerdi, görüşürdü. Ama estetikten mahrum olan bir türkü anlayışı gelişti toplumda. 1980 darbesinin peşine gelmesi tesadüf değildir. Yine öncesindeki örnekleri de yok saymadan, yine arabeskin de 80 sonrası en popüler müzik haline gelmesi yine tesadüf değildir” 

Oysa türkülerin gelişkin örnekleri hayatla ve ölümle, arabesk müzikte olduğu gibi bir bağ kurmaz. Ölüm ya da ayrılık hayatın devamlılığını vurgular. Bir de bu mal, bu mülk kimseye kalmaz der. Estetik, fazlalıklarından arındırılan, gereksiz olanı budanandır. Öyle türküler böyle olmayınca daha ağır ve daha tahammül edilmez oluyor.

Şaylan sözlerini şu şekilde tamamlıyor:

“1990 yılı Şubat ayı. Ankara Karakusunlar’da Hoca’nın evine giderken yaklaştıkça bir türkü gelmeye başladı. Yükseldi, yükseldi, yükseldi ses. Kapıya yaklaştıkça, kapıyı açınca hüzünlü gördüm Yalçın Hoca’yı. Ya Yusuf dedi, Sümeyra Çakır’ı kaybettik. Almanya’ya gittiğimde evinde misafir ederdi beni dedi. O zaman bir kasetten Sümeyra Çakır’ın türküsünü dinliyordu.”

İşte o türkü de böyle. Gidenin ardından bir yandan da hayatın devam ettiğini söyler. Bu dünya bir pencere, her gelen bakar gider.

Bayrak olur bize yarın

Gidenin ardından söylenen türkülerde ölüm ile kalan ve bir yandan hep ölümü hatırlatan türküler olmuş karşımızda.

İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım’da dünya zenginliklerine itiraz olmuş. Mahzuni sermayesi parelense de bildiği yolda yürümüş. Şu yalan dünyaya geldim geleli demiş ozan, ey felek kurulu yayımı bastın, her köşe başında yolumu kestin… Felek biraz kaderdir. Ölüm de öyle. 

İki kapılı bir handa yürünen uzun ince bir yol olmuş Aşık Veysel’de ölüm.

Zahit Bizi Tan Eyleme türküsünde de öfkeli bir duyguyla işlenir bu duygu. Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz vurmak ile der. Mesela Üryan Geldim Üryan Giderim türküsü biraz da “hangi sınıftan doğarsa insan o sınıfta veda eder bu hayata” der gibi anlatır bazı şeyleri.

Devrimci türkülerde de çok fazla rastlarız bu imgeye. Kızılırmak’ın hatta Gidenlerin Ardından isimli bir albümü de vardır. Ulaş’a Ağıt, Şarkışla Türküsü derken bir nice şey çıkar karşımıza.

Şaylan burada devreye giriyor:

“Burada bence titiz olunacak konu bu türkülerin aynı zamanda duygusudur. Sonuçta ölüm zor şey. Hele ölen devrimciyse sadece kaybettiğimiz kişiyle eksilmiyoruz. Mücadelesi de düşündürüyor geride kalanı. Konu sadece hatıralar değil yani. Ama bu türkülerde bazen duygusal olarak matem duygusu ağır basıyor. Bu doğal olan elbette. Ama oraya sıkışmasının da önüne geçmeli. Devam ediyor işte bıraktığı yerden dedirtmeli.”

Akla hemen Gely Korzhev’in Bayrağı Yükseltmek tablosu geliyor. 1905 yılında Rusya’da Çarlık’ın zulmüne karşı mücadele eden işçilerin mücadelesini aktarıyor. Diğer yandan da yitip gidenlerin kalanlarda yaşaması…

 Gely Korzhev’in bu tablosu, 1905 Rus Devrimi sırasındaki bir sokak çatışmasını betimler. Görselin merkezinde, diz çökmüş bir işçi figürü yer alır. İşçi, az önce yere düşmüş ve muhtemelen hayatını kaybetmiş olan arkadaşının elinden kızıl bayrağı devralmaktadır.

Şiirden bestelenen türküler ise sayıca epey fazladır. Nâzım’dan Yiğidim Aslanım türküsü akla gelenlerdendir. Yine bu tür türkülere örneklerden biri de Ülkü Tamer’in Ağıt şiirinden bestelenen halidir. Grup Yorum tarafından söylenen örnek sanırım en çok bilineni. Ama biz okurlarımıza genç dostlarımızın sesinden aktaracağız. Yine Ankara’da bir konser sonrası dostlarla kurulmuş sofrada söylenen türküler. Hep birlikte ve hep bir ağızdan.

Gidenin ardından kalanların bu toprakta yeşermesi üzerine. Türkülerimiz umudu söyleyecek, eşitliği örecek. Bayrağı yükseltecek…


KAYNAK: Haber SOL

Haber Euro Türk
Author: Haber Euro Türk

Haber Euro Türk, Avrupa’daki Türk topluluklarına ve dünya gündemine dair güvenilir, tarafsız ve güncel haberler sunan dijital haber platformudur.


Haber Euro Türk sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

By Haber Euro Türk

Haber Euro Türk, Avrupa’daki Türk topluluklarına ve dünya gündemine dair güvenilir, tarafsız ve güncel haberler sunan dijital haber platformudur.

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments