“Beyza Hanım’ı tanır mısınız? Tanımazsanız tanıyanlara sorunuz. Pek nefis bir şeydir. Onu tanıyanlara içki, açlık ve uyku tesir etmez. Beyza Hanım’ın ağuşuna düşenler oradan ayrılamazlar. Aynı zamanda birçok âşığı vardır. Fakat hiçbiri ötekisini kıskanmaz, onu herkes aynı derecede sever.”
Beyza Hanım’a birazdan geleceğiz; ancak önce bu satırın yazarı Fikret Adil ve onun çevresinden bahsedelim isterim. Gerçi adını babasının Tevfik Fikret hayranlığına borçlu, Mekteb-i Sultânîli Fikret Adil sadece “Asmalımescit 74” kitabında yaşadıklarını “aktaran” rolündedir ve yazımızın kapsamı açısından tercüman ve muharririmizin varlığının bu kadarı bizim için yeterlidir.
Kapısının her daim açık bulunduğu, bir çeşit “bohem aile apartmanı” olan Asmalımescit numero 74’ün,1920’lerin sonlarına doğru giren çıkanı pek de belli değildir. Ekim Devrimi’nden mütareke İstanbul’una kapağı atıp da adreslerine İstanbul değil de “Sodom ve Gomore” yazan Beyaz Ruslar mı ararsınız, Macar gazeteciler mi, Pera’nın parlak günlerinden kalma, artık hayatını idame ettirebilmek için izbe bodrumlarda sahne alan Fransız, Alman, Macar dansçı kadınlar mı… Fikret Adil’in deyimiyle, “Marsilyalı bir ‘souteneur’, Napolili bir ‘lazzarone’, Şikagolu bir ‘gangster’ kendini Asmalımescit’te yabancı saymaz.”
Ressam İbrahim Çallı’yla birlikte milliyetçi – muhafazakâr cenahın cumhuriyet tarihi boyunca entelektüel miras namına sırtını dayamak için bulabildiği, çevirip çevirip müracaat ettiği o iki isim; Peyami Safa ve pek tabii Fikret Adil’in “her şeyden evvel hodgâm (kendini beğenmiş, bencil)”, “hakikî bohem”, parasız kaldığında yazdığı aynı şiiri bir o gazeteye, bir bu gazeteye satan, daha o yaşlarda kumarı hayatının kopmaz parçası yapmış Necip Fazıl da numero 74’ün müdavimlerindendir. Hatta Necip Fazıl müdavimi olmakla kalmayıp, apartmanın tavan arası katında Fikret Adil’e ev arkadaşlığı etmektedir.
Günlerden bir gün Çallı, Fikret, Peyami ve Necip tam kadro bir ziyafetteyken Çallı, “bu akşam Beyza’yı bulamazsak bu memlekette sanat öldü demektir” diye isyan eder. “Onsuz sabah edemeyiz”de mutabık kalındıktan sonra, memleket sanatını kurtarmak için Beyza Hanım’ı bulmak üzere, gecenin bir vakti Beyoğlu sokaklarına vururlar kendilerini. Salomonof namlı bir Beyaz Rus’tan soracaklardır Beyza Hanım’ı.
“(Beyza’yı) caddede araya araya indik. Tam Opera’nın biraz ilerisine geçmemiştik ki, caddede, kaldırıma bağdaş kurmuş dört kişi dikkatimizi çekti (…) Üstleri başları temizdi, gelen geçen onlara tuhaf tuhaf bakıyordu. Biraz yaklaşınca kim olduklarını hayretle tanıdım. (…) hepsi muharrir arkadaşlardı. (…) üçüncüsü ile dördüncüsü Rusya’da tahsillerini yapmış bir şair diğeri akşam gazetelerinden birisinde fıkralar yazan bir arkadaş:
— Yahu bu ne hal?
Şair cevap verdi:
— Biz proleter adamız, oturduk, sigara içiyoruz.
Fıkracı, belli idi ki, bu vaziyetten sıkılıyordu:
— Kalk, dedi şaire, Kadıköyü’ne 1:00 vapurunu kaçıracağız.”
Keşke sigara da içmeselerdi diyeceğim ya, o yıllarda sigaranın zararları pek de mâlum değildir; Vâlâ Nureddin, Nâzım’ı kaldırır, vapur vasıtasıyla evlerinin yolunu tutarlar.
Memleket sanatını Beyza Hanım peşinde arayanlar için ise gece yeni başlamıştır ve zaten “Asmalımescit’te insan sabah sekiz ile on altı arası uyuyabilir.”

Salomonof’u, artık hangi izbeye girdiyse bulamazlar ya, neyse ki Beyza Hanım’ın dişçi Alman Hans ve Terzi Grete ile beraber Kepeş’in artist kahvesi diye anılıp “gizli işleyen bir bar” olduğunu öğrendiğimiz “mekân”a gittiğini haber alırlar ve çok geçmeden, Beyza Hanım da yanlarında, gidilecek adrese doğru otomobile tam kadro binerler. Memleket sanatı artık emin ellerdedir.
Beyza hanım mı, Necip Fazıl bu hanımın kimliğini “Babıali” kitabında “Beyzâ Hanımefendi, adı ve saniyle (kokain)… Küçük bir şişe içinde (naftalin) gibi pırıl pırıl, ince ve beyaz bir toz… Bu şişenin içine ruhu hapsedilen bir kadındır ve ismi Beyzâ Hanımefendi… Beyazlığından kinaye…” diye faş eder.
Beyza Hanım’dan pudra şekerine gelen yol mu; “kültürel” sürekliliktir.
Süreklilik tamdır: “Kültür” ve Asmalımescit numero 74’ün tavan arasındaki o pırıltılı şişe, bugün seçkin ve seçme müdavimlerine “gizli kalsın” diye salık verip “gizlilik ve mahremiyet” vaat eden, “pizzacı” tabelasının ardına gizlenmiş kulüplerde, Bebek’teki otellerin teraslarında ve lüks otomobillerin torpidolarında form değiştirerek dolaşmaya devam ediyor. Dün Necip Fazıl’ın deyimiyle “ruhun hapsedildiği” o beyaz toz, bugün muhafazakâr cenahın pek yakın vakte kadar parlatılan yüzü olan Mehmet Akif gibilerin, kara para aklayıcı fenomenlerin ve “pudra şekeri” müdavimi danışmanların damarlarında geziyor.
Süreklilik olur da kültürde olmaz mı? Dün “memleket sanatı kurtulsun” diye Beyza Hanım’ın peşine düşenlerin mirası; bugün lüks ve şatafat içinde âlem yapan savcıların, siyasetçilerin ellerinde yükseliyor. Beyoğlu’nun o günkü izbe barlarının yerini, kapısında valelerin beklediği, içinde her türlü kumar ve uyuşturucuya vize alınan modern inler almış durumda. Üstelik bu mekânlardan birine giriş, tıpkı avantür filmlerdeki gibi, kütüphaneye raptedilmiş şatafatlı bir şamdana dokunmak suretiyle açılan bir gizli geçitten sağlanıyor. Mekânın adına da “Kütüphane” deniyor… Kütüphane’nin memleket kültürüne katkısı, en az Beyza Hanım’ın peşinde koşanlarınki kadardır.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin geçtiğimiz salı grup kürsüsünden dökülen serzenişine, tüm bu kokuşmuşluğun ortasında, haksız diyebilir miyiz? Bihter ve Behlül’ün yozlaşması, sadece tekil bir “yasak aşk” hikâyesi değil; sınıfsal bir asalaklığın, kimliksizliğin ve içten içe çürüyen bir egemen sınıfın toplumsal çıktısıdır. Zaten Halid Ziya Uşaklıgil’in baş karakterlerinde çürümenin kavşak noktası “kimin eli kimin cebinde”likten çok buradadır: Batılılaşmayı lüks tüketim, giyim kuşam ve eğlenceden ibaret gören parazit ve züppe Behlül ile duygularını, kadınlığını ve varlığını bir statü aracı olarak pazarlayan Bihter’in aşkı “batının ahlaksızlığını” düstur edinmiştir; bu anlamıyla bir “ahlak” sopası çekileceği zaman, oraya buraya esnetmek açısından kullanışlıdır.
Gel gelelim bir dil sürçmesi ve bir de gafla birlikte anılmasaydı bu kadar ti’ye alınmayacak; mesaj, sahibinin dilinde ahlakın meşe sopası kadar sert olacak, ulaştırılmak istenen “mekân” camlarını ve dahi çerçevelerini indirecekti belki, kimbilir?
Dil sürçmesi, eski dildeki karşılığı sürç-i lisan da zaman zaman kullanılır, mekanik veya anlık bir hatadır. Zihinde doğru bilgi vardır; ama o anki yorgunluk, heyecan ya da örneğimizdeki gibi ileri yaş nedeniyle kelime ağızdan yanlış çıkar. Af peşinen de, sürçme eyleminden sonra da dilense, üstünde pek durulmaz; gülüp geçilir.
Pot kırmak ya da gaf yapmak ise çok daha derin bir meseledir; genellikle bir bilgi eksikliğini, bağlam karmaşasını; hatta idrak yozlaşmasını ele verir. Kişi, doğru olduğunu sandığı bir şeyi söyler; ama söylediği şey gerçeklikle veya o anki durumla taban tabana zıttır. Pot kırmak, kişinin hâkim olmadığı bir sahada, bildiğini sandığı yanlışlarla kurduğu eğreti bağın kopma anıdır. Çam devirmektir.
İktidar çevrelerinde kümelenen ve iktidar klikleri arasında birbirlerine ayar vermekte vasıta edilen yozlaşmaya ayar vermek isterken, aslında iktidar bloğunun kültürel sefaletini ilân etmek, o bir türlü kurulamayan kültürel hegemonyanın yokluğunu açık etmek, işte bu ikinci andığımıza girer. Bir de bakmışsınız, bambaşka bir şey anlatmak isterken, temsilcisi olduğunuz sınıfın ahlaki ikiyüzlülüğünün genetiğini ortaya serivermişsiniz. Çam yerlerde.
***
Reşat Nuri Sovyetler’de pek sevildi. “Ptiçka Pevçaya” adıyla Rusçaya çevrilen Çalıkuşu sayesinde yazar, Sovyetler Birliği günlerinde, hangi kentte, hangi konferans ya da okur buluşması olursa olsun, Nâzım’a hep soruldu. Nâzım bunu, Yeşil Gece’nin 1963 Rusça baskısına yazdığı önsözde anlatıyor. Reşat Nuri’yi Sovyet okuruna “feodal toprak ağalarından, her zaman siyasete alet olan dinden, softalardan, mollalardan ve hocalardan, kısacası dinin cahil ve aptal hizmetkarlarından ölümüne nefret ederdi. Sanata, boyalı bir oyuncak gözüyle bakmazdı. O da sanatçının cemiyete karşı büyük bir mesuliyet taşıdığına inanırdı” diye anlatıyor.
Tanışmaları, boğaza bir yumru oturtacak cinsten:
“Arkadaş değildik… Ancak 1933’te Bursa’daki duruşmamda mahkeme reisi bana “Müddeiumimi idamını talep ediyor,” deyince, salonda dinleyicilerin arasında gördüğüm Reşat Nuri sessizce ağlamaya başlamıştı. Reşat Nuri hassas, yumuşak ve asil bir insandı.”
İki romanı karşılaştırmakla, Nâzım “…bence daha derinlikli olan eseri Yeşil Gece(dir)” der. Yeşil Gece’de yazar Cumhuriyet’in yeni insanını anlatmak için kahraman – cumhuriyetçi imgesine başvurur. Dönemin Yakup Kadri, Halide Edip gibi yazarlarda da okuduğumuz üzere, ülkenin yeni yurttaşlarının kaderi ve geleceği, eğitilme ve yetiştirilmeleri görevi, girmedik köy bırakmaması gereken öğretmenlere, aydınlara emanettir.
Yıllar sonra, 1960’ta Reşat Nuri’ye bir röportajda, Yeşil Gece’de idealist öğretmen Şahin’in gerici kuvvetlerle ettiği mücadele ve çektiği ıstırapların anlatıldığı hatırlatıldıktan sonra, o gün için ülkede geri kuvvetlerin yarattığı tehlikenin tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı sorulur. Reşat Nuri, eski kuvvetlerin hâlâ eski halinde, ileri kuvvetlerinse hâlâ bir avuçtan ibaret olmasından hareketle, sorulan soruya “hayır” yanıtını verir.
Nâzım önsözde bu röportaja atıf yaptıktan sonra, uzunca olması pahasına aktaracağım şu önemli pasajla devam eder:
“Şahin’in yanlışı gericilerle mücadele etmesi değil, bu kavgadaki gerçek düşmanlarının kim olduğunu göremeyişiydi. Üstelik nasıl dövüşüleceğini de bilmiyordu. Naifçe bir yaklaşımla, yalnızca eğitimin karanlığı yenmeye muktedir olduğunu sanıyordu (…) Bugün Türkiye’de kapitalistlerin egemenliğine, emperyalizme karşı mücadele edenler hiç de bir avuç değildir. Şahin hocanın pek çok müttefiki vardır: Bunlar işçi sınıfı, Türkiye’nin ilerici aydınları, yoksul ve orta köylülükten gelme öğretmenleridir, Türk komünistleridir. Reşat Nuri ve kahramanı Şahin öğretmenin en büyük yanlışı belki de bugünün Türkiye’sinin yeni sınıfsal güç konumlanışını görememeleri ve anlayamamaları idi.”
***
Dil sürçmesi demiştik, yarım kaldı. Araya Nâzım ve Reşat Nuri girince…
Reşat Nuri Güntekin’e, olur ya, hele bir de yaşı varsa, insan, dili sürçer; Recep Nuri Gültekin deyiverir. Hatta o dil sürçmesi o hal alır ki, Bihter ve Behlül köşklerinin kapısından çıkar, kendilerini Ali Rıza Bey’in sofrasında buluverir. Değil mi ki hepsi bilmem kaç sezonluk televizyon dizisi…
Olur bunlar. “Sürç-i lisan ettikse…” dersiniz, kimse kusura bakmaz.
Bakmaz da…
Feodal toprak ağalarından, her zaman siyasete alet olan dinden, softalardan, mollalardan ve hocalardan ölümüne nefret eden cumhuriyetçi Reşat Nuri’yi, neo-Osmanlı hayalleriyle yanıp tutuşan, yazarın nefret ettiklerinin torunlarından biri diline dolamaya kalkarsa, dil kendiliğinden sürçer.
Doğaldır. Reşat Nuri ismi ağır gelir. Reşat Nuri Şahin hocaların ve Şahin hocaların müttefiklerinindir. Bizimdir.
Receb Nuri ise…
Dilim sürçtü. Beyza Hanım diyecektim.
Kaynakça:
Asmalımescit 74 (Bohem Hayatı), Fikret Adil, İletişim Yayınları, 1993
Sözcükler Dergisi sayı 36, Mart – Nisan 2012/2 içinde, “Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gecesi’nin Rusça Baskısına Önsöz”, Nâzım Hikmet, Çeviri: M. Melih Güneş
Yeşil Gece, Reşat Nuri Güntekin, İnkılâp Kitabevi, 22. Baskı
Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, Mustafa Baydar, içinde Reşat Nuri Güntekin röportajı, Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık, 1960
KAYNAK: Haber SOL
Haber Euro Türk sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
